Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2016 Pazar

[Roman] Ölüler Bekler - Dido Sotiriu

Bu romanı, düzeltisi çok iyi olmayan aşağıdaki basımdan okudum. Noktalama işaretleri doğru yerlerde kullanılmamıştı, cümle yapıları doğru değildi ve bütün bunlar -özellikle kitabın başında- oldukça keyifsiz bir deneyim yaşatıyordu. Bütün bunlara rağmen, kitabı okudukça hikayenin gücünü ve yazarın yeteneğini keşfetmek çok zor olmadı. Çok güçlü bir kitap; acıklı, pis ve gerçek bir hikaye, kesinlikle tavsiye ederim.


"Şayet büyükler felaket karşısında çocukların nasıl kahrolduklarını ve ızdırap çektiklerini bilselerdi belki de dünya daha yumuşak olurdu. Neden, neden oluyor tüm bunlar? Hangi millete ait olursa olsun, hiçbir baba çocuğunun ağlamasını istemez ve nasıl oluyor da tüm babalar bir an içinde diğer babaların çocuklarının ağlamaları için ellerinden geleni yapar? Neden bizler Hasan ile Ali'nin çocuklarını öldürdük ve neden Hasan ile Ali çocuklarımızı kestiler? Yıllarca o topraklarda Türkler ile yanyana yaşadık. Onlar bize gülümsüyor bizler de onlara gülümsüyorduk. Onlar bizleri böylesine bol hediyeye boğuyor, bizler de hediyelerin en güzelini onlara veriyorduk. Ve oralarda kilise çanları çalarken hocanın namazı da etrafa yayılıyor, bizler Paskalya'yı kutlarken onlar da bayramı kutluyor, karşılıklı birbirimize iyi niyetlerimizi ve saygılarımızı sunuyorduk. Nedir? Mutluluğu ve canlıları öldürmek, sevgili evcikleri yakıp insanları mateme boğan, insanları akıllarından eden ve savaş dedikleri o korkunç şey nedir?"
**

"Hasan ile civardaki Türk köylerini gezerdik. Tanaş Amca bizi sıkça Hacıdima'ların çiftliklerine götürdüğü için Rum köylerini iyi bilirdim. Ne var ki, o geri kalmış Türk köylerinin bana bırakmış olduğu etkiyi hiç unutmayacağım. Oralarda tek bir Rum'a rastlamazdım. Daha ucuza gelsin diye çoğunlukla insanların kendilerinin çektikleri o ilkel aletleriyle kan ter içinde toprağı işlemeye çalışan zavallı insanlar, insanlar... 

Nefes almamacasına durup dinlenmeden tek bir avucu dahi kendilerinin olmayan o toprakta didinip uğraşırlardı. Verimli ovalardan başlayıp göklere doğru tırmanan tepelere kadar toprağı işleyerek gül yağının elde edileceği mis kokulu gülü yetiştirmeye çalışırlardı. Ve Hasan'ın yüreğinin ta derinliklerinde hazzını duyduğu tüm bu Allah vergisi güzellikleri kendi yaşam ve ölüm haklarını dahi devretmiş oldukları efendilerine, beylere teslim etmektelerdi.

Tüm o Türk köylüleri, cevabını bulmam için beni huzursuzlaştıran bir soruyu aklıma takmışlardı: o böylesine verimli toprak gerçekte kime aitti? Türkler'e mi, yoksa bize mi?"
**

"O katkısız Rum mahalleleri ile köylerinde yaşadığımda ve okulda Yunanca'yı okuyup sokakta onu konuştuğumda, kiliselere gidip duamı yaptığımda ve Rum çorbacılarının sahibi olduğu tüm o fabrika ve çiftlikleri gördüğümde küçük Asya'nın hiçbir kuşkuya yer kalmadan gerçekten bizim olduğuna inanırdım. Ama biraz ilerideki Türk mahallelerine doğru gidip o binlerce Türk işçisinin aynı toprak üzerinde nesilden nesile çalışıp çabaladığını, kendi evleri ile camilerini yapıp kendi öz lisan ve geleneklerine sahip olarak vatanlarında bulunduklarını kendi öz varlıklarının derinliklerinde hissettiklerini gördüklerimde de kafamın karışmamasına olanak yoktu."
**

"Bir gün babama sormuştum:

- Baba, biz mi çoğunluktayız yoksa Türkler mi?
- Vallahi tam olarak bilemem... Sen şimdi bunları nereden çıkardın? İstatistiklere mi merak sardın?

İstatistiğin ne demek olduğunu bilmiyordum ama konu bana oldukça karanlık geliyordu. Ne ileride çıkmış olan bunca ateş bana konuyu aydınlattı, ne de o zamanlarda kimse bana asırlardan beri Türk beyleri ile Rum çorbacıların kendi huzur ve mutluluklarını her iki halkın ortak zavallılığı üzerine kurmuş olduklarını anlattı."
**

"Haksızlık bir yaşam kanunu olamaz tıpkı zavallılığın da böyle bir kanun olamayacağı gibi... Esas yaşam kanunu değişkenliktir... Ve şayet böyle bir değişmeyi göremeyeceksek de zararı yok... Önemli olan bu değil ki!"
**

- Ne güzel! İno buralarda olsa idi hemen bir tabloyu çiziştirirdi. Ve tabloların kendilerinden çok isimlerinde başarılı olduğu için de tablosuna "Yanlış Anlaşılmış Akşamüstü" ismini verirdi.
- Neden "Yanlış Anlaşılmış Akşamüstü" olsun?

Niovi omuz silkti:
- Ne bileyim ben. Belki de o koca koca şairlerin bu saatlere hüzün vakti ismini taktıkları için... Halbuki olsa olsa mutluluk vakti demeleri gerek. Bir gün batıyor ve diğer bir günün umudu doğuyor.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

[Roman] Gecenin Sonuna Yolculuk - Louis-Ferdinand Céline

Céline'in 1932'de yazdığı ilk romanı Gecenin Sonuna Yolculuk, kitabın iç yazısında da denildiği gibi "kan kokuyor. Kan, yoksunluk, hastalık, ölüm, sıcak, tuvalet, yara, et, yine de kahkaha..." Tüyler ürpertici bir roman, tekrar tekrar okunma isteği uyandıran satırlar... Okurken, insanlığın pisliğini, domuzluğunu, aymazlığını ve umarsızlığını görmekten tiksinirken çaresizliğine toslayıp durup düşüneceksiniz. 

"Kanla yazılmış" bir roman...


Her şeyden önce şunu hemen belirtmeliyim ki, ben kendimi bildim bileli kırsal bölgelerden hiç hazzetmedim, sonu gelmeyen çamur yığınlarıyla, asla kimseyi bulamayacağınız evleriyle, nereye gittiği belirsiz yollarıyla oraları gözüme hep sevimsiz görünmüştür. Ama bir de bütün bunlara savaşı eklediğinizde, hiç çekilmiyor.
**

Her alanda, asıl yenilgi, unutmaktır, özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir. Bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız, öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız, insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp, uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. Tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu.
**

Dört haftadır sürüp giden bu savaşta, o kadar yorgun, o kadar mutsuzduk ki, yorgunluktan korkumun bir kısmını yolda yitirmiştim. Sabah akşam bu insanlar, yani rütbeliler, özellikle de her zamankinden daha sersem, daha çapsız ve daha nefret dolu düşük rütbeliler tarafından taciz edilme işkencesi, en inatçı insanı bile hala yaşamakta direnme konusunda tereddüt eder hale getiriyordu.
**

Gebermek için kuyruğa giriyorduk. General bile askersiz kamp yeri bulamıyordu artık. Sonunda, hepimiz tarlaların ortasında yatmaya başladık, generali menerali kalmamıştı artık. Az çok yürekli olanlarda bile yürek kalmadı. İşte, bu aylardan itibaren başladılar, morallerini yükseltmek adına askerleri kurşuna dizmeye, taburlar dolusu askeri [...]
**

Geceleyin, orada burada, o harikulade barış zamanını bir ölçüde andıran çeyrek saatler yakalayabiliyorduk, hani her şeyin selim olduğu, özünde hiç bir şeyin kayda değer sonuçlar doğurmadığı, her biri olağanüstü derecede, inanılmaz keyifli olabilen nice başka şeylerin gerçekleşebildiği, o artık varlığına inanılması güç olan zaman. Adeta ete kemiğe bürünmüş kadife yumuşaklığında bir mutluluktu, o barış zamanı…
**

Bu öldürme mesleğini icra ederken nazlanmanın alemi yoktur, sanki yaşam kaldığı yerden sürüyormuş gibi davranmak gerekir, en zor olanı da budur zaten, bu yalan.
**

Atlar bayağı şanslı, çünkü her ne kadar onlar da, bizler gibi, savaşın ceremesini çekiyorlarsa da, hiç olmazsa onu desteklemeleri, gereğine inanır gibi yapmaları beklenmiyor onlardan. Bahtsız, ama özgür atlar! Galeyan denen o kaltak, maalesef! bize mahsus.
**

Uzun, grili yeşilli bir çizgi uzaktan yamacın doruğunu şimdiden belirginleştiriyordu, kentin sınırında, gecenin ortasında; gün ağarıyordu. Bir gün fazla! Bir gün eksik! Bundan da, tüm diğerlerinden olduğu gibi, yakayı sıyırmak gerekecekti, günler, hepsi de gitgide daralan çembere benzeyen şeylere dönüşmüşlerdi, üstelik hepsi de kurşun parçaları ve yörüngeleriyle doluydu.
**

Aslına bakılırsa kuşku uyandıran biricik şey kahramanlıktır. Kendi bedeniyle kahramanlık? Oldu olacak yem olarak oltanın ucuna takılan solucandan da kahramanlık yapmasını talep edin, ne de olsa o da bizim gibi pembe, soluk ve gevşek.
**

İşte o zaman hastalandım, ateşlendim, deliye döndüm, öyle açıkladılar durumu hastanedekiler, korkudanmış. Olabilir. Eğer bu dünyanın içindeyseniz, yapılacak en iyi şey, öyle değil mi, buradan çekip gitmektir? Deli olsanız da olmasanız da, korksanız da korkmasanız da.
**

- Gerçekten deli olduğunuz doğru mu Ferdinand? diye sordu bana, bir perşembe günü.
- Öyleyim! diye itiraf ettim.
- O halde, burada sizi tedavi edecekler, değil mi?
- Korkunun tedavisi yoktur, Lola.
- O kadar mı çok korkuyorsunuz?
- Sandığınızdan daha fazla, Lola, düşünün, o kadar korkuyorum ki, eğer olur da kendime ait doğal bir nedenle ölürsem, ileride cesedimin yakılmasını bile asla istemem! Bıraksınlar beni toprakta, mezarlıkta çürüyeyim, rahat rahat, oracıkta, belki de yeniden yaşama dönmeye hazır biçimde... Belli mi olur! Oysa beni yakıp küle çevirseler, Lola, anlıyor musunuz, o zaman her şey bitmiş olacak. Bir iskelet, ne de olsa, az çok insana benzer yine de... Küllere kıyasla her zaman için yeniden canlanmaya daha yatkındır. Küle döndün mü iş biter!.. Öyle değil mi?.. Hal böyleyken, hele savaştan hiç söz etmeyelim...
- Aaa! Siz demek gerçekten de korkağın tekisiniz, Ferdinand! Bir lağım faresi kadar tiksindiricisiniz...
- Öyle, büsbütün korkağım Lola, savaşı ve içinde ne varsa hepsini reddediyorum... Ben savaş var diye üzülmüyorum... Ben kaderime razı olmuyorum... Ben bu konuda sızlanıp durmuyorum... Onu olduğu gibi reddediyorum, içindeki insanlarla birlikte, onlarla, onunla hiçbir alışverişim olsun istemiyorum. İsterlerse dokuz yüz doksan beş milyon kişi olsunlar ve ben tek başıma kalayım, yine de haksız olan onlar, Lola, haklı olan da benim, çünkü ne istediğini bilen bir tek ben varım: ben artık ölmek istemiyorum.
- Ama savaşı reddetmek olanaksız, Ferdinand! Vatan tehlikedeyken savaşı reddetmek için ya deli ya da korkak olmak gerek...
- O zaman da yaşasın deliler ve korkaklar! Ya da daha doğrusu bir tek deliler ve korkaklar yaşayabilecek! Örneğin Yüz Yıl savaşları sırasında ölen askerlerden bir tanesinin bile adını hatırlıyor musunuz, Lola?.. Bu isimlerden bir tanesini bile öğrenmeyi denediniz mi hiç?.. Hayır, değil mi?.. Asla denemediniz? Onlar sizin gözünüzde şu önümüzdeki herhangi bir eşyanın sıradan bir atom zerreciği kadar adsız, önemsiz, hatta daha bile meçhul, sabahki dışkınızdan bile değersiz... Gördüğünüz gibi, Lola, boşuna ölmüşler! Bir hiç uğruna ölmüş o salaklar! İddia ediyorum! Kanıtı ortada! Tek değerli şey yaşamdır. Bahse girerim ki on bin yıl sonra, bize ne kadar mükemmel görünürse görünsün, bu savaş tamamen unutulmuş olacak. Olsa olsa bir avuç malumatfuruş, bu savaş ve onu süsleyen belli başlı katliamların kesin tarihi konusunda sağda solda kapışırlar, o kadar... İnsanların birkaç yüzyıl, birkaç yıl, hatta birkaç saat mesafeden birbirleri hakkında anımsanmaya değer buldukları biricik şey budur... Ben geleceğe inanmıyorum, Lola...
**

Ah ! Dostum ! İnanın bana, bu dünya aslında tamamen insanlarla taşak geçmek için yaratılmış koskocaman bir kandırmacadır.
**

Sizlere sesleniyorum, insancıklar, yaşamın salakları, dövülen, haraca bağlanan, ezelden beri terleyenler, sizi uyarıyorum; bu dünyanın kodamanları sizi sevmeye başladıklarında, bilin ki sizi savaş salamına çevireceklerdir... Bu kesin bir işarettir... Asla şaşmaz. Bu iş şefkatle başlar.
**

İnsan gençliğinin bir bölümünü beceriksizlikler yaparak harcıyor. Yavuklumun beni bütünüyle terk edeceği besbelliydi, hem de çok yakında. Birbirinden çok farklı iki değişik türde insanlık olduğunu, zenginlerinki ve fakirlerinki, henüz keşfetmemiştim. Birçoklarında olduğu gibi bana da, kendi kategorimde kalmasını öğrenmek, elimi sürmeden önce ve özellikle de onlara bağlanmadan önce nesnelerin ve insanların fiyatını sormayı öğrenmek için yirmi yıl ve savaş gerekiyormuş demek.
**

Bu dünyada yoksullar için eşek cennetini boylamanın belli başlı iki yöntemi vardır, ya barış zamanında, hemcinslerinizin mutlak umursamazlıklarının kurbanı olarak, ya da savaş gelip çattığında, aynı hemcinslerinizin adam öldürme tutkularının kurbanı olarak. Başkaları sizi düşünmeye başlarlarsa, bilin ki akıllarına gelen ilk şey sizi işkenceye yatırmaktır, sadece bu. Onların ilgisini ancak kanlar içindeyken çekebiliriz, o adilerin!
**

- Hem, nasıl öldü ki bu adam?
- Suratının ortasına bir havan mermisi yedi, moruk, hem de öyle böyle değil, Garance denen yerde... Meuse bölgesinde, bir nehir kıyısında... Adamdan geriye nah şu kadarcık bir parça bile bulunamadı be moruk! Anılara karışmıştı yani anlayacağın... Oysa biliyor musun bayağı da boylu poslu bir adamdı, ha, irikıyımdı yani, güçlü kuvvetli, öyle böyle değil, hem de sporcu, ama tabii, havan mermisine karşı ne yapsın, dimi? Karşı koyulmaz!
- Bak bu doğru!
- Temizleniverdi, diyorum sana... Anası bugün bile buna inanmakta hala zorluk çekiyor! On kez de anlatsam, bin kez de anlatsam... O onun sadece kaybolmuş olmasını istiyor... Ne saçma bir fikir... Kaybolmuş ha!... Ama kabahat onda değil, hiç havan mermisi görmedi ki, o, insanın öylece, bir osuruk gibi havaya karışıp yok olabileceğini ve sonra da her şeyin bitmiş olabileceğini anlayamaz, hele söz konusu olan kendi oğluysa...
**

Garibanlar asla, ya da neredeyse asla sormazlar, katlandıkları şeylerin nedenini niçinini. Birbirlerinden nefret etmekle yetinirler, o kadar.
**

Bu Afrika cehenneminde karşınıza müthiş günbatımları çıkıyordu. Kaçışı yoktu bunun. Her seferinde güneşin dehşetengiz katli gibi trajik. Koca bir şike. Tek bir insanın kaldıramayacağı kadar büyük bir hayranlıktı bu.
**

Mazide kalmış biçimler arasında el yordamıyla ilerlerken kaybolabiliyor insan. İnsanın geçmişinde artık kımıldamayan ne de çok nesne, ne de çok kişi var öyle, ürkütücü. Zamanın mahzenlerinde yitirilmiş canlılar ölülerle birlikte o kadar uyumla uyuyorlar ki daha şimdiden aynı gölge örtüyor gibi onları. 
Yaşlandıkça insan kimi uyandıracağını karıştırıyor, canlıları mı, ölüleri mi.
**

Düşündüm ki, artık bu yaprak cümbüşünün, bu kırmızı, mermerimsi sarı okyanusun, bu parıltılı yağlı jambonun altını üstüne getirecek bolca zamanım olacaktı, doğayı sevenler bunları herhalde olağanüstü güzel bulurlardı. Bense kesinlikle sevmiyordum. Tropikal şiirselliği beni tiksindiriyordu. Bu bütünselliğe bakışım, hakkındaki düşüncelerim, tonbalığı konservesi yemiş gibi mideme oturuyordu. Kim ne derse desin, burası hep sivrisineklere ve panterlere uygun bir ülke olarak kalacaktır. Herkes yerini bilsin.
**

Ormanda gevşek adımda bir iki tur attıktan sonra durup çökmek ve susmak zorunda kaldım, güneş yüzünden. Yine o. Öğle üzeri her şey susuyor, her şey yanmaktan korkuyor, zaten bir kıvılcım yeter, otlar, hayvanlar ve insanlar yeterince ısınmış. Bu işte, öğle vaktinin beyin felcidir.
**

İnsanın kendi kabuğundan çıkabilmesi mümkün olsaydı eğer bunu tam o sırada yapardım, bir daha geri dönmemecesine. Beni onun içinde tutan bir şey kalmamıştı.
**

İşin daha kötüsü bir önceki gün ve zaten fazlasıyla uzun süredir yaptıklarınızın aynısını ertesi gün yapacak gücü nereden bulacağınızı bilememektir, bu ahmakça girişimler için, bu asla bir sonuca varamayan binbir tasarı için, yıkıcı zorunluluktan kurtulma denemeleri için, her seferinde çuvallayan o denemeler için gerekli gücü nereden bulacağınızı, kaldı ki bunların hepsi de yalnızca kaderin karşı konulmaz olduğunu, duvarın dibine düşmek gerektiğine kendinizi bir kez daha ikna etmenize yarayacaktır, her akşam, her seferinde daha eğreti, daha galiz olan bu ertesi günün kabusunu yaşayarak.

Belki yaş da, o hain de ekleniyordur bunlara ve bizi beterin beteriyle tehdit ediyordur. Yaşamı dans ettirecek kadar müziğimiz kalmamıştır içimizde, işte bu. Tüm gençlik daha şimdiden dünyanın öbür ucunda gerçeğin sessizliğinde ölüvermiştir. Peki dışarıda nereye gidilebilir ki, soruyorum size, içinizde yeterli miktarda çılgınlık kalmamışsa? Gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. Bu dünyanın gerçeği ölümdür. Seçim yapmak gerek, ya ölmek ya da yalan söylemek. Bense asla kendimi öldüremedim.
**

Adeta boş bir insan olmaktan hep ürkmüşümdür, yani var olmak için hiçbir nedenimin olmamasından. Şimdiyse, olgular karşısında artık kişisel hiçliğimden hiç kuşku duymaz olmuştum. Amiyane alışkanlıklara sahip olduğum yerden fazlasıyla farklı olan bu ortamda, sanki anında eriyip gitmiştim. Uzun lafın kısası, neredeyse artık var olmamak üzere olduğumu hissediyordum. Gerçekten de, farkına varmaktaydım ki, alışık olduğum şeylerden bana söz edilmez olduğu andan itibaren, artık hiçbir şey beni karşı konulmaz bir tür sıkıntıya kapılmaktan, yayvan, korkunç bir ruhi felaket haline gömülmekten alıkoyamıyordu. Tiksinç bir şey.
**

Doğamız gereği o kadar kofuzdur ki, bizi gerçekten ölmekten alıkoyan tek şey eğlencedir. Kendi hesabıma ben de umutsuz bir imanla sinemaya sarılıyordum dört elle.
**

Sonuç olarak, savaşın içinde olduğumuz sürece, barışta işlerin daha iyi gideceğini söylüyorduk ve bu umudu çiğniyorduk sakız gibi, ama sonra, yine her zamanki bildik boktan başka bir halt olduğu yoktu.
**

Yaşam boyunca aradağımız şey belki de budur, yalnızca bu, olabildiğince büyük bir üzüntü, ölmeden önce kendimiz olabilmek için.
**

[...] eğer ölüm, hemen yarın, gelip beni alacaksa, eminim, asla diğerleri kadar soğuk, çirkin, hantal olmayacağım.
**

İnsan bir yerde takılıp kaldıkça, nesneler ve insanlar iyice yozlaşıyorlar, çürüyorlar ve sırf sizin hatrınıza leş gibi kokmaya başlıyorlar.
**

Sözcüklerin tükendiği yerde nihayet bir keder çökmüştü üstüne, ama bu kederle nasıl başedeceğini bilemiyor gibiydi, onu sümkürüp atmayı denedi, ama geri dönüp boğazına takılıyordu o keder, hem de gözyaşlarıyla birlikte ve o zaman da kaldığı yerden devam etmek zorunda kalıyordu.
**

Boşuna heveslenmemekte yarar var, insanların aslında birbirlikerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. Herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize.
**

Bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de, gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. Bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız, en sonunda insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. İnsan dediğin işte bu işe yarar, sadece bu işe, ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturulması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya insanın ömrü bile her zaman yetmeyebilir.
**

İnsanlar o boktan anılarından, çektikleri sıkıntılardan bir türlü vazgeçmek istemezler ve ne yaparsanız yapın bunun dışına çıkmalarını sağlayamazsınız. Ruhlarını böyle oyalarlar. Bugün yaşadıkları haksızlıklardan intikam almak için geleceği bokla sıvamaya uğraşırlar kendi içlerinin derinliklerinde. Hem adil hem de ödlektirler aslında. Doğaları budur.

23 Mart 2014 Pazar

[Roman] Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley

İlk olarak 1932'de yayınlanan roman Ford'tan Sonra (F.S.) 632 yılında geçen bir kara ütopya, başka bir deyişle "distopya (dystopia)" dır. Huxley, insanların daimi gençlik, tatminkarlık, mutluluk ve istikrarını
n yapay yoldan sağlandığı, insanlara düzen hakkında düşünmeye veya eleştirmeye fırsat vermeyen bir dünya yaratmış. Bu dünya, bizim dünyamızdan da teoride çok farklı değil aslında, sadece biz uygulamada oldukça zayıf kalıyoruz.

**

- Bu da, mutluluk ve erdemin sırrıdır -yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: insanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek.
**

- Kır çiçekleri ve manzara sevmenin önemli bir kusur var, bedavalar, diye açıkladı. Doğa sevgisiyle fabrikalar çalışmaz. En azından alt sınıflarda doğa sevgisini kaldırmaya karar verildi, ancak ulaşım tüketimi eğilimi kalacaktı. Çünkü elbette nefret etseler de kırlara gitmeye devam etmeleri önemliydi.
**

"Hey cesur yeni dünya ki, içinde böyle insanlar var!"
**

- Çünkü bizim dünyamız Othello’nunkiyle aynı değil. Çelik olmadan araba yaratamazsınız – aynı şekilde sosyal çalkantı olmadan da trajedi yaratamazsınız. Dünya şu anda istikrara kavuşmuş durumda. İnsanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar. Refahları yerinde, emniyetteler, hiç hastalanmıyorlar; ölümden korkmuyorlar; ihtiras ve ihtiyarlıktan habersiz ve bundan da çok memnunlar; veba gibi bir illet olan anne ve babaları yok; güçlü duygular hissedecekleri eşleri, çocukları ve sevgilileri yok; şartlandırmaları uyarınca davranmaları gerektiği gibi davranmak zorundalar. Herhangi bir sorun çıkması durumunda da soma var. (…) Othello elbette güzel; fakat istikrar karşılığında ödememiz gereken bedel işte bu. Mutluluk ile eskiden insanların güzel sanatlar dediği şey arasında seçim yapmak gerekiyor. Biz, güzel sanatlardan fedakârlıkta bulunduk. Onun yerine duyusal filmlerimiz ve kokulu orgumuz var.
**

- Optimum toplum buzdağı örneğine göre kurulur -dokuzda sekizi su seviyesinin altında, dokuzda biri üstünde.
- Su seviyesinin altındakiler mutlu mu peki?
- Üstündekilerden daha mutludurlar.
- O berbat işlere rağmen mi?
- Berbat mı? Onlar öyle düşünmezler. Aksine işlerini severler. İşleri hafiftir, çocuk oyuncağıdır. Beyinleri ya da kasları asla zorlanmaz. Yedi buçuk saat hafif, yormayan iş, sonra da soma istihkakları, oyunları, sınırsız çiftleşmeleri ve duyusal filmler. Başka ne isteyebilirler ki? Doğru, daha kısa çalışma saatleri isteyebilirler. Biz de onlara daha kısa çalışma saatleri verebiliriz. Teknik olarak alt sınıfların iş gücünü üç ya da dört saate indirmek çok basit bir şeydir. Ama bu onları mutlu edebilir miydi? Hayır, etmezdi. Yüz elli yıldan daha uzun bir süre önce denenmişti. İrlanda’nın tamamına dört saatlik iş gücü uygulanmıştı. Sonuç ne oldu? Kargaşa ve soma tüketiminde büyük bir artış, hepsi bu. O üç buçuk saatlik boş zaman bir mutluluk kaynağı olmaktan o kadar uzaktı ki, insanlar o boş zamanlarından kurtulmaya çalışıyorlardı. [...] Emekçilerin kendi menfaatleri için onlara fazla boş zaman ızdırabı çektirmek zalimlikten başka bir şey olmaz.
**

- Fakat Tanrı, yüce, güzel ve kahramanca olan her şeyin gerekçesidir. Eğer Tanrı'nız olsaydı...
- Sevgili genç dostum, uygarlığın kahramanlığa ya da yüceliğe hiç ihtiyacı yoktur. Bunlar politik yetersizliğin belirtileridir. Bizimki gibi bir toplumda hiç kimsenin kahraman ya da yüce olma fırsatı olmaz.





13 Aralık 2013 Cuma

[Roman] Tek Kanatllı Bir Kuş - Yaşar Kemal

Son derece gerçekçi kurulan bir Anadolu dünyası... Bilinmezlik... Bilinmezlikten dolayı abartılan bir korku... Bu korkudan, halkının neden terkettiği bilinmeyen bir kasabaya giremeyen posta memuru... Alegori mi gerçek mi? 

Yaşar Kemal'in son romanı "Tek Kanatlı Bir Kuş" tan...


"Ceviz ağacı çok değerlidir ama altında uyumayacaksın, gölgesi ağırdır. Bir de ceviz ağacının bir huyu vardır, budaklarından birisi oluşurken yakınında kim varsa, ne varsa hemencecik budağın içine resmini nakşediverir. Zamanla budakla birlikte resim de büyür. Ceviz budağından çok acayip resimler çıkmıştır. Ulu ağaçlar, bulutlar, denizler, uzun yollar, kamyonlar, otobüsler, otomobiller, sincaplar, tilkiler, ayılar, kurtlar, çakallar. Zinhar, ceviz ağacı altında cima etmeyesin, sakıncalıdır. Ola ki, resminiz olduğu gibi, o durumda budaklara çıkar. Ötede, kavşağın üst başındaki tepenin eteğinde iri ceviz ağaçları vardı. Yaprakları kalın, dalları ağır, çok yeşil. Cevizler tek sıra önlerinden geçen asfalta dizilmişlerdi. Cevizlerin arasında bir de küçücük maviye boyalı, yer yer sıvası dökülmüş bir yapı gözüküyordu.”
**

"Vakit öğleyi çoktan geçmişti. Remzi Bey tepenin üstüne çıkıyor, kasabaya bakıyor, kulak verip dinliyor, sonra biraz daha bozulmuş iniyor geliyor yatak denginin üstüne yorgun oturuyordu. Çok acıkmıştı ama Melek Hanım'a acıktığını söyleyemiyordu. Ona karşı çok suçluydu. Evlendiklerinden beri neler gelmemişti ki başlarına, ne belalar! İşte bu da sonuncusu... Olacak iş mi, gel dur kasabanın önünde seni bir götüren bulunmasın. Aşağıdan bir ince su akıyordu güdük söğütlerin arasından. Kalktı suya vardı, eğildi sudan içti doya doya, doğruldu, gene tepeye yollandı. Bir tümseğe oturdu. Kasabada hiö duman tütmüyordu. Hiç de ağaç yoktu bu kasabada, bomboş, yapayalnız, kıraç, yalnızlıktan, boşluktan, kıraçlıktan tüten, bomboş bir kasaba. Yanık bir sarıda moraran bir koyağın dibine sıvanmış, üstte sivri, keskin, bulutsuz kurak, sıcak, yanan kayalar. Dökülüvereceklermiş gibi kasabanın üstüne eğilmişler. Ortada uzun, birkaç kavak boyu bir kaya, sola, öne yamulmuş, uçtu uçacak bir ulu kuşa benzeyen. Remzi Tavdemir'in içini ince bir sızı gibi ağırdan bir hüzün sardı. Karamsarlık geldi karanlık, ağır bir su gibi yüreğine oturdu. Bu yalnız, kuş uçmaz kervan geçmez kasabaları ilk görünce hep böyle olurdu. Dünyadan kopar bir sonsuzluk içinde uçsuz bucaksız gider gider, sonsuzluğun acısında, sonsuzluğunda, yokluğunda erirdi. Şimdi iyice merak ediyordu bu kasabayı. Korkuya benzer, yılgınlığı, yarı uyku haline benzer bir duyguda bunalarak. Bir kasabanın başına ne gelebilir ki de, içine kimse giremez onun."  
**

"Gölgeler uçuşuyordu alacakaranlıkta. Gölgeler gittikçe büyüyüp hışımlaşarak. Bir tek ağaç gördü küçücük bir havuzun başında. Yarasa doldu alacakaranlık fırt fırt diye kulağının dibinden uğultularla geçmeye başladılar. Bir şeyler çatırdadı, yer sarsılır gibi oldu. Ayaklarının altından toprak kayıyordu. Kendini tutmasa, kayan toprak onu alıp alıp yere vuracaktı. Korktukça apartıman pabuçlarını göğsüne bastırıyordu, gölgeler uzadı, evler sallandı, gece yarasalarla doldu, çıt yoktu ortalıkta. Sessizlik ağır, bastırdı."

7 Haziran 2013 Cuma

[Roman] Düğümlere Üfleyen Kadınlar - Ece Temelkuran


"Oysa ben hikayesini ilk kez anlatırken dikkate alınmayan insanların aniden ölebileceğinden korkarım."
**

- Bakın ne diyeceğim. Birkaç yıl önce bir yıl Beyrut'ta yaşadım ben. Annem de endişeli biraz, meraklı da. Bir ara görmeye gittim, mutfakta konuşuyoruz. Soruyor işte 'Ne yapıyorsun orada? Nasıl yani bu Araplar? Çok mu dinciler?' falan filan. Arap deyince Türkiye'dekilerin aklına ya Körfez Arapları gelir ya da bildiğin Kara Afrika.
- Kara Afrika'nın ne alakası var?
- Öyle işte azizim. Neyse, sonra ben anlatıyorum işte anneme, 'Anne işte bak, Beyrut üç aşağı beş yukarı burası gibi. Arap öyle bir şey değil. Arapça ile sadece dua okunmaz; sevişilir, politika yapılır' falan filan. Siyasi durumlardan bahsediyorum, 60'lardan başlayan Arap Solu tarihini anlatıyorum vesaire, babam girdi içeri çekirdek yiyerek, 'Tabii canım' dedi, 'çağdaş Araplar da var!'"
**

"Dans edemeyeceksem devrimi ne yapayım ben!" - Emma Goldman
**

- İnsanı en çok kendini hayal kırıklığına uğratmak mahveder. Bir yandan onların alayı, bir yandan senin kendine biçtiğin başı sonu olmayan eza... Dert, dermansızlaşır. Gençken gelir geçer böyle kuraklıklar. Ama ömrün ortasındaysan...
**

- Işığa bakacaksın. Hiç kimseye değil, yalnızca ışığa.
**

- Yorgunluk, bir çakıl taşını tepeye çıkarmaya çalışmaktan. Kayayı bile değil, anladınız mı? Çıkar yine yuvarlansın, çıkar yine yuvarlansın... Valla bende bu çakıl taşını bir daha tırmandıracak hal yok. Tepenin altında oturup sigara içip derin derin düşünesim var. Ben bu taşı niye tepeye tırmandırıyorum arkadaş! Bunu uzun uzun düşünesim var.
**

"Ölümü böyle iç cebinde sevgilinin resmi gibi taşıyan memleketler cenazeleri niye hep hazırlıksız karşılarlar? Bu iğrenç desenli, pis battaniyeler... Gördüğüm bütün o desenli, pis battaniyeler ve içlerindeki oğlan çocukları... Şimdi artık hakkında yazmayı bile beceremediğim oğlan çocukları...
**

- Sizin... Yani bizim gibiler... Yola gayrıihtiyari çıkmazlar. Yola kimse için çıkılmaz. Siz benim için gelmediniz. Amira birini öldürmüş olabileceği için de değil. Sebepleriniz her ne ise siz biliyorsunuz. Ama esas sebebinizi... Bildiğime inanıyorum. Ben size değil, bildiğim şeye iman ediyorum. Bizim gibiler, ev gibi bir vahşette var olamazlar. İlle de kan akmasına gerek yok. Tek bir yerde geçen bir hikayede biri muhakkak birini öldürür. Yol, insanları sulh eder. Yenilmek, düşmek, yok olmak vardır ama düşmanlık yoktur. Sizin ve benim gibiler bu yüzden yola çıkarlar. Ne ki siz, tanıdım artık sizleri, kendi tercihinizi makus talihiniz, kahırlı kaderiniz sanıyorsunuz. Bu yolun kendi tercihiniz olduğunu kabul etmediğiniz için, kahraman gibi değil, kurban gibi yürüyorsunuz. Gözyaşınızı içmeyi hanımlar, acıyı öfkeye dönüştürmeyi bilmiyorsunuz.
**

"Kaderinin önüne geçecek kadar çabuk davrananlar, kendilerini de geride bırakmaya mecburdurlar... Gemiye bindim ve böylece başladı rüzgar esmeye. Rüzgar, tanrıların benim gibiler için icat ettiği elidir. Merhamet etmez o eller. Tanrılar bizim gibilere diyeceklerini alevli kırbaçlarıyla derler. Taşlaşmışsa kalbimiz, bu tanrıların haşin sevgisinin delilidir. Ah! Tanrılar, kendi hikayesini yazabilen ölümlüleri eşitleri gibi severler."
**

- Nasıl kırıyorlar sonra bu kız çocuklarını? Nasıl kendilerine benzetiyorlar? Cinayet gibi. Belki biz de böyleydik. Sakatlanmadan büyüyebilseydik...
**

- Güzelcik, sen kendini ancak kimse seni görmezse göreceksin. Korkma. Aslanlar gibisin. Aslanlar gibi olmaktan korkma.
**

"Tatminsizlik ne sefil şey!"
**

"Büyük hikayeleri olan bir kadın o, hiçbir şeye bakarken bile birçok şey görüp anlatacağı kimse olmadan yaşamak zorunda. Kendi aklını eğlendirmek zorunda. Gördüğü hiçbir serabın karşılığı olmadığını kerelerce öğrendiği için, çöle ve hayatına bakarken gülebilmek zorunda."
**

- Çok korkunç şeyler olduğunda derim ki kendime, "Şimdi iki seçeneğin var. Ya düşersin ya yürür gidersin." Ben başka bir şey bilmiyorum. Döndüm arkamı yürümeye başladım.
**


"Amira, bize kadınları nasıl seveceğimizi anlatan bir kitap lazım. Yoksa hep böyle şapşal ve kavruk kalacağız. Bize kadınların nefesini genişletecek, o nefesin rüzgarına yelken açmamızı öğretecek bir kitap lazım. Yoksa biz ne kadar sevilsek tamir olmayız."


6 Ocak 2013 Pazar

[Roman] Zorba - Nikos Kazantzakis


Yunan yazar Nikos Kazantzakis'in 1946 yılında yayımlanmış ölümsüz eseri Zorba'dan... Zorba, sadece bir roman ya da biyografi değil, Zorba bir yaşam biçimi...

[Wikipedi] Nikos Kazantzakis, 1946'da, Yunan Yazarlar Topluluğu tarafından Angelos Sikelianos ile birlikte Nobel Edebiyat Ödülü için kurula tavsiye edildi. 1957 yılında, bu ödülü 1 oy farkı ile Albert Camus'ya kaptırdı. Camus ödülü aldıktan sonra, Kazantzakis'in bu ödülü kendisinden yüzlerce kez daha fazla hakettiğini söylemiştir.


Hayatımda tanıdığım en rahat ruh, en sağlam vücut, en özgür haykırış onundu.
**

 - Ne zamana kadar kâğıt yiyip mürekkep yalayacaksın? Benimle birlikte gel, orada, Kafkas’ta, ırkımızdan binlerce insan tehlikede; gel, onları kurtaralım. Sonra o soylu tasarısıyla alay edermiş gibi gülmeye koyuldu. “Belki onları kurtaramayız,” dedi, “Ama kurtaralım derken biz kurtuluruz. Öyle değil mi?”
**

Anladım ki, Zorba, bunca zamandır arayıp da bulamadığım adamdır; canlı bir yürek, sıcak bir hançere ve daha toprak anasından göbeği kesilmemiş, hilesiz, kocaman bir ruh!
**

“Gidiyoruz,” dedim, “Tanrı yardımcımız olsun!”
Zorba yavaşça ekledi:
“Şeytan da!”
**

Eski masallar bunlar. Utanmıyorlar!
-         - Ne demek eski masallar Zorba?
-          - Hepsi işte… Krallar, demokrasiler, milletvekilleri, maskaralıklar!..
**

         - Patron, sen şimdi sanıyorsun ki oturup sana, adet olduğu üzere, Girit’te kaç Müslüman’ın kafasını koparıp kaçının kulağını kestiğimi anlatacağım. Bunu aklından çıkar; ben bunu yapmaya üşeniyor, utanıyorum. Aklımın başımda olduğu şu sırada, sana hiçbir şey yapmamış olan başka bir insana saldırıp onu ısırmanı, burnunu koparmanı, kulağını kesmeni, karnını deşmeni ve bu arada da Tanrı’yı da yardıma çağırmanı gerektiren bu kudurganlık nedir diye düşünüyorum; bu, Tanrı da gelip burun kulak kessin ve işkembe deşsin mi demektir? Ama o zaman kanım kaynıyordu patron; düşünecek kafa nerede bende? Tam ve namuslu düşünceler, sessizlik ihtiyarlık ve dişsizlik ister. Dişsiz olduğun zaman, ‘Ayıp çocuklar, ısırmayın!” demek kolaydır. Ama otuz dişin olunca… İnsan gençliğinde canavardır, evcilleşmek bilmez canavardır ve insan yer.
**

- Sana söylüyorum patron, bu dünyada bütün olanlar haksız, haksız, haksız! Ben ufacık kurt, ben çıplak salyangoz Zorba, hiçbir şeyin altını imzalamıyorum. Neden delikanlılarla genç kadınlar ölsün de hurdalar kalsın! Küçük çocuklar neden ölsün? Benim küçük bir çocuğum vardı, Dimitraki'm; üç yaşında öldü ve ben asla, işitiyor musun, asla Tanrı'yı bundan dolayı bağışlamayacağım! Öbür gün, eğer önüme çıkacak yüzü varsa, ve gerçek Tanrı ise eğer, bil ki utanacaktır! Evet, evet, benden, çıplak salyangoz Zorba'dan utanacaktır.

**
- Bana söyleyebilir misin patron, bütün bunların ne demek olduğunu bana söyleyebilir misin? Kim yaptı bunları? Neden yaptı? Ve hepsinin üstünde de şu var: neden ölüyoruz?
- Bilmiyorum Zorba.
- Öyleyse nedir okuduğun o külüstür kağıtlar? Bunu söylemiyorlasa neyi söylüyorlar?
- Senin bu sorduklarını yanıtlayamayan insanın üzüntüsünü söylüyorlar Zorba.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

[Roman] Yabancı - Albert Camus

He is awarded with Nobel Prize in Literature in 1957. French Literature is great because they have him. From French author, journalist and philosopher Albert Camus' widely known novel The Stranger ( "L'étranger") ...


"Bir pazar gününün de zar zor geçtiğini, annemin şimdi toprağa gömülü olduğunu, yeniden işimin başına döneceğimi ve sonuçta değişen hiçbir şeyin olmadığını düşündüm."

**
"Kapısını kapadı, odasında gezindiğini duydum. Yatağı gıcırdadı ve ara bölmeden işitilen o garip, küçük gürültüden, ağladığını anladım. Neden bilmem annemi düşündüm. Ama ertesi gün erken kalkmam gerekiyordu. Aç değildim, akşam yemeği yemeden yattım."

**
"...bana yaşamımda bir değişiklik yapmaktan hoşlanıp hoşlanmayacağımı sordu. Yaşamın asla değiştirilmeyeceği, gerçekte  tüm yaşamların da birbirinin eşi olduğu ve buradaki yaşamımdan hiç de yakınacak bir şeyim bulunmadığı yanıtını verdim."

**
"...tutukluluğumun başlangıcında, en zoru, özgür insan düşüncelerine sahip oluşumdu. Örneğin, canım bir kumsalda olmayı ve denize doğru inmeyi çekiveriyordu. Tabanlarımın altında ilk dalgaların şapırtısını, vücudun suya girişini ve orada bulduğum kurtuluşu düşlemekle ansızın zindanımın duvarlarının birbirine ne denli yakın olduğunu algılayıveriyordum. Ama bu birkaç ay sürdü. Sonradan, sadece tutuklu düşüncelerine sahip oldum."

**
"Sonradan sık sık düşünmüşümdür ki, eğer beni kurumuş bir ağacın gövdesi içinde, başımın üzerinde çiçek açan gökyüzünü seyretmekten öte hiçbir uğraşım olmaksızın yaşamaya zorlasalarmış, ona da yavaş yavaş alışacakmışım."

**
"O zaman anladım ki, tek bir gün yaşamış olan biri bile, bir zindanda zahmetsizce yüz yıl yaşayabilir. Sıkılmamak için yeterince anısı olur."

**
"Gerçi kuşkusuz, yaşanması uzundu günlerin, ama öylesine aşırı gerilip uzuyorlardı ki, sonunda birbirlerine taşıp bitiyorlardı; adlarını yitiriyorlardı. Benim için artık sadece dün ya da yarın sözcükleri anlam taşır olmuştu."

**
"Bir bakıma bu davayı sanki benim dışımda görüyorlar gibiydi. Her şey ben karışmaksızın olup bitiyordu. Yazgım, benim düşüncem, görüşüm alınmadan çiziliyordu. Ara sıra herkesin sözünü kesmek ve şöyle demek geliyordu içimden: 'İyi ama, alt yanı, sanık kimdir? Sanık olmak önemlidir. Ve benim de söyleyeceklerim var.' Ama düşününce, söyleyecek hiçbir şeyim yoktu."

**
"Oradakiler, hepimiz, bekliyorduk. Ve hep birlikte beklediğimiz şey yalnız ve yalnız beni ilgilendiriyordu."

**
"Öte yandan herkes bilir ki yaşam, yaşanma zahmetine değmez. Aslında, bilmez değildim ki, otuz yaşında veya yetmiş yaşında ölmek pek önem taşımaz çünkü nasıl olsa, her iki durumda da, doğallıkla, başka erkekler ve başka kadınlar yaşayacaktır ve bu, binlerce yıl böyle gidecektir."



1 Ağustos 2012 Çarşamba

[Roman] Görmek - José Saramago

Portekiz Edebiyatı'nın önemli isimlerinden, 1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi José Saramago'nun Görmek (Ensaio sobre a Lucidez) adlı romanından... Görmek, yazarın, 2008 yılında aynı adla sinemaya uyarlanan Körlük (Ensaio sobre a Cegueira) adlı romanından sonra yazıldı. Kitapta aynı karakterlere gönderme yapılıyor.


"Kusursuz anların, hele yüceliğe çok yaklaşmışsa uzun sürmemek gibi çok büyük bir sakıncası vardır, ondan daha beteri ise -bu o kadar açık ki söylemesek de olurdu- insanın o andan sonra ne halt edeceğini bilememesidir."



**

"İnsanlar arasında yapabileceğimiz en doğru sınıflandırma, onları kurnaz ve ahmak olarak değil, kurnaz ve çok kurnaz olarak sınıflandırmaktır; ahmak olanları nasıl istersek öyle kullanırız, kurnazlarla sorun, onları kendi hizmetimizde kullanabilmektir; ama çok kurnaz olanlar bizim yandaşımız da olsalar, özünde tehlikeli kimselerdir; başka türlü olmak ellerinde değildir. İşin en ilginç yanı da davranışlarıyla bizi sürekli olarak kendilerinden kuşku duymaya itmeleridir; genellikle bu uyarılara dikkat etmeyiz, sonra da bunun sonuçlarına katlanırız."

**

- Bu sözleriniz umarım şeytanın kulağına gitmez.
- Şeytanın kulağı o kadar deliktir ki, duyması için söylenenlerin yüksek sesle söylenmesi gerekmez.
- Öyleyse Tanrı yardımcımız olsun.
- Bu duanızın hiçbir yararı olmaz, onun kulakları doğuştan sağırdır.

**

"Bu sert tartışma yapılmasaydı ve gereksiz olmaları nedeniyle cumhurbaşkanlığı manifestosunun ve havalarda uçuşacak öteki belgelerin kısa süren yaşamı çöp sepetinde son bulsaydı, size anlatmakta olduğumuz öykü bütünüyle farklı olacaktı. Ne kadar farklı olacağını, neyin farklı olacağını tam olarak kestiremiyoruz, sadece farklı olacağını biliyoruz. Anlatının girdisini çıktısını gözden kaçırmayan bir okur, her şeyin eksiksiz olarak açıklanmasını bekleyen zeki, güçlü çözümleme yetisine sahip biri bize, başbakan ile cumhurbaşkanı arasında geçen ve öykünün bu bölümüne son anda sıkıştırılan konuşmanın, meydana gelecek rota değişikliğini doğrulamak için mi anlatıcının anlatmayı tasarladığı öyküyü bir kenara bırakıp, önündeki seyir haritasında birdenbire kesin çizgilerle çizilmiş olarak karşısında bulduğu yeni rotaya yöneldiğini sormadan edemezdi. Hangisi olursa olsun, bu iki soruya o okuru bütünüyle doyurabilecek bir yanıt vermek zor. Anlatıcının az rastlanan bir açık sözlülükle, beyaz oy kullanmaya karar vermiş bir kent halkının bu duyulmamış öyküsünü nasıl bitireceğini tam olarak bilemediğini, dolayısıyla da başbakan ile cumhurbaşkanı arasında geçen ve mutlu şekilde biten bu şiddetli söz düellosunun ona hınzır gibi yetiştiğini itiraf etmesi dışında elbette. Öyle olmasaydı, gelişmekte olan anlatının yılankavi kuyruğunu izlemeyi durduk yerde bir kenara bırakıp, olmamış ama olabilir olan ama daha çok, olan ama pekala olmama olasılığı da bulunan olaylar hakkında konu dışı şeyler anlatmaya kalkmasının nedenini anlayamazdık. Lafı ağzımızda gevelemeden söyleyecek olursak, şöyle oldu..."