16 Nisan 2014 Çarşamba

[Poem] Little Gidding - T. S. Eliot

"Four Quartets" is a set of four poems written by T. S. Eliot that were published individually over a six-year period. "The Little Gidding" is the last of T. S. Eliot's Four Quartets. The poems were not collected until Eliot's New York publisher printed them together in 1943. They were first published as a series in Great Britain in 1944 towards the end of Eliot's poetic career. Four Quartets are four interlinked meditations with the common theme being man's relationship with time, the universe, and the divine. (from Wikipedia.org)


"There are three conditions which often look alike
Yet differ completely, flourish in the same hedgerow: 
Attachment to self and to things and to persons, detachment 
From self and from things and from persons; and, growing between them, indifference 
Which resembles the others as death resembles life, 
Being between two lives"
**

"What we call the beginning is often the end
And to make an end is to make a beginning.
The end is where we start from."
**

"We shall not cease from exploration
And the end of all our exploring 
Will be to arrive where we started 
And know the place for the first time."
**

"Through the unknown, unremembered gate 
When the last of earth left to discover 
Is that which was the beginning; 
At the source of the longest river 
The voice of the hidden waterfall
And the children in the apple-tree

Not known, because not looked for 
But heard, half-heard, in the stillness
Between two waves of the sea.
Quick now, here, now, always-- 
A condition of complete simplicity
(Costing not less than everything)
And all shall be well and
All manner of thing shall be well
When the tongues of flames are in-folded 
Into the crowned knot of fire 
And the fire and the rose are one."


23 Mart 2014 Pazar

[Roman] Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley

İlk olarak 1932'de yayınlanan roman Ford'tan Sonra (F.S.) 632 yılında geçen bir kara ütopya, başka bir deyişle "distopya (dystopia)" dır. Huxley, insanların daimi gençlik, tatminkarlık, mutluluk ve istikrarını
n yapay yoldan sağlandığı, insanlara düzen hakkında düşünmeye veya eleştirmeye fırsat vermeyen bir dünya yaratmış. Bu dünya, bizim dünyamızdan da teoride çok farklı değil aslında, sadece biz uygulamada oldukça zayıf kalıyoruz.

**

- Bu da, mutluluk ve erdemin sırrıdır -yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: insanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek.
**

- Kır çiçekleri ve manzara sevmenin önemli bir kusur var, bedavalar, diye açıkladı. Doğa sevgisiyle fabrikalar çalışmaz. En azından alt sınıflarda doğa sevgisini kaldırmaya karar verildi, ancak ulaşım tüketimi eğilimi kalacaktı. Çünkü elbette nefret etseler de kırlara gitmeye devam etmeleri önemliydi.
**

"Hey cesur yeni dünya ki, içinde böyle insanlar var!"
**

- Çünkü bizim dünyamız Othello’nunkiyle aynı değil. Çelik olmadan araba yaratamazsınız – aynı şekilde sosyal çalkantı olmadan da trajedi yaratamazsınız. Dünya şu anda istikrara kavuşmuş durumda. İnsanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar. Refahları yerinde, emniyetteler, hiç hastalanmıyorlar; ölümden korkmuyorlar; ihtiras ve ihtiyarlıktan habersiz ve bundan da çok memnunlar; veba gibi bir illet olan anne ve babaları yok; güçlü duygular hissedecekleri eşleri, çocukları ve sevgilileri yok; şartlandırmaları uyarınca davranmaları gerektiği gibi davranmak zorundalar. Herhangi bir sorun çıkması durumunda da soma var. (…) Othello elbette güzel; fakat istikrar karşılığında ödememiz gereken bedel işte bu. Mutluluk ile eskiden insanların güzel sanatlar dediği şey arasında seçim yapmak gerekiyor. Biz, güzel sanatlardan fedakârlıkta bulunduk. Onun yerine duyusal filmlerimiz ve kokulu orgumuz var.
**

- Optimum toplum buzdağı örneğine göre kurulur -dokuzda sekizi su seviyesinin altında, dokuzda biri üstünde.
- Su seviyesinin altındakiler mutlu mu peki?
- Üstündekilerden daha mutludurlar.
- O berbat işlere rağmen mi?
- Berbat mı? Onlar öyle düşünmezler. Aksine işlerini severler. İşleri hafiftir, çocuk oyuncağıdır. Beyinleri ya da kasları asla zorlanmaz. Yedi buçuk saat hafif, yormayan iş, sonra da soma istihkakları, oyunları, sınırsız çiftleşmeleri ve duyusal filmler. Başka ne isteyebilirler ki? Doğru, daha kısa çalışma saatleri isteyebilirler. Biz de onlara daha kısa çalışma saatleri verebiliriz. Teknik olarak alt sınıfların iş gücünü üç ya da dört saate indirmek çok basit bir şeydir. Ama bu onları mutlu edebilir miydi? Hayır, etmezdi. Yüz elli yıldan daha uzun bir süre önce denenmişti. İrlanda’nın tamamına dört saatlik iş gücü uygulanmıştı. Sonuç ne oldu? Kargaşa ve soma tüketiminde büyük bir artış, hepsi bu. O üç buçuk saatlik boş zaman bir mutluluk kaynağı olmaktan o kadar uzaktı ki, insanlar o boş zamanlarından kurtulmaya çalışıyorlardı. [...] Emekçilerin kendi menfaatleri için onlara fazla boş zaman ızdırabı çektirmek zalimlikten başka bir şey olmaz.
**

- Fakat Tanrı, yüce, güzel ve kahramanca olan her şeyin gerekçesidir. Eğer Tanrı'nız olsaydı...
- Sevgili genç dostum, uygarlığın kahramanlığa ya da yüceliğe hiç ihtiyacı yoktur. Bunlar politik yetersizliğin belirtileridir. Bizimki gibi bir toplumda hiç kimsenin kahraman ya da yüce olma fırsatı olmaz.





10 Mart 2014 Pazartesi

[Roman] Aylak Adam - Yusuf Atılgan

Ne zaman okusam büyülendiğim, zekasına, insanı derinlemesine anlayıp anlatmasına hayran kaldığım o müthiş insan... Keşke daha çok eseri olsaydı diye dilemiştim hep, Aylak Adam'ını sona bırakmıştım. Belki de Yusuf Atılgan edebiyatımızda bu denli kısa ve öz olmak için var. Bütün dehasını topu topu 3 kısacık romanda yaşayabildiğimize göre, fazlasıyla var.


İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar."
**

Kadınların neden evlendiklerini anlıyorum. Yalnız kalabilmek için.
**

Şaşı kadın karmaşık yollardan bana Zehra teyzemi getiriyordu. Dizinde yatarken yalnız benim bildiğim kokuyla dolu, kimi duran, kimi kıpırdayan dudaklarına bakardım. Arada eğilir, ben büyük, inanılmaz bir şeyler olacağını beklerken salt burnumun ucunu öperdi. Yüzü bana inerken gözleri şaşılaşırdı.
**

Aylak adamın uzun, doldurulmaz sabahları korkunçtu. Kimi saatler bile önemliydi. Geçmek bilmez, uzun 'üç-dört dakika'lar yaşamıştı; biliyordu. İnsan sokak adlarıyla üç günden fazla uğraşamıyordu.
**

Ertesi gün sıkıcı bir sabahla başlayacaktı. Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. ‘İş avutur,’ derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka bir ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak! Gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. Çabasız. Ama biliyordu: Yetinemeyecekti. Başka şeyler gerekti. Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi. Duvardaki şu resmin nasıl yapıldığını görmüştü: Islık çalar gibi uzanan dudaklar, kırışan genç alın; uzun, umutsuz, koyu mavi bakışlar. Böylesi gerekti ona. Ama resim yapamazdı. Olsun! Yazacaktı. O gece yatar yatmaz uyudu.
**

"Neden? Neden böylesiniz?" Olanla yetinerek, aramadan, düşünmeden yaşanılsın diye yaratlmış bir dünyada yalnızdı.

**

Sevilende bizimle ortak duygular vardır sanırız.
**

İnsanlar yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri, olamadıkları 'kişi'yi anlatırlar.
**

Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra; “Kumda yatma rahatlığı.” A-da-ko: “Ağaç dalı kompleksi.” Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben “ağaç dalı kompleksi” diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.
**

Çevresindeki herkes ona düşmanca bakıyordu. Kuşatılmıştı. Artık otobüse yetişmesi olanaksızdı. Yıllardır aradığını bulur bulmaz yitirmesine sebep olan bu saçma, alaycı düzene boyun eğmiş gibi kendini koyverdi. Şimdi ona istediklerini yapabilirlerdi. [...] Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.

22 Şubat 2014 Cumartesi

[Film] City Island - Raymond De Felitta

Raymond De Felitta writes and directs the picture of an ordinary family where every body has their own secrets and hidden ambitions.
**

- Alright, fellas. Stand up for the count. Stand up.
- Hayman.
- Here.
- Hathford.
- Here.
- Morning ladies, morning. Ellersby ...Madlock ...McChaughney. Let's move it.

"You asked me about my worst secret. My most personal secret. The secret of all my secrets. But first, I'm Vince Rizzo. I wanna begin by telling you about where I live."
**

- My life is falling apart. It's all crumbling. 
Louder, I can't hear you. 
I need to know you love me.
- I... 
Say it.
...
Jesus Christ!
Yes ... I love you.

- Wait a minute, why did you need to pause here? What were all those pauses for? What were they?
- What do you mean?
- You said 2 lines and I counted 4 pauses in 2 lines. Why do you need a pause before you say what?
- Oh, he's stalling for time.
- Why? I mean does he love her or does he not love her?
- He does love her.
- So what the hell you need to pause for? Listen. We have the Collar Moratorium on pauses. Five years of my life is going out the window listening to pauses in this room. I can't do it anymore. So we gotta cut out the pauses. In 2000 years of theatre history you'll never find anybody pausing. No body pauses, they either talk or they listen. They did their acting while they were talking. All of a sudden, Marlon Brando comes in to the picture about 45, 50 years ago. And everybody says: "Oh my God, the man is a genius." Did you see him thinking? Did you see Brando in 'The Fugitive Kind'? Anybody see that? You saw that. Ok. Somebody asked Brando what his name is. He's gonna think about it. Why does he have to think about that? Takes me half an hour to get back to the guy. It's not acting and it's not thinking. It's just... Well, it's just bullshit. No more pauses! If you wanna think, think in
the privacy of your own heart.
**

- The other day, you asked me my worst secret, my most personal secret, the secret of all my secrets. At the time, I didn't understand it. But now I get it. First, I wanna begin you telling you who I am, where I'm from... My name is Vincent Rizzo and I'm from City Island...

Somehow with Tony's appearance a lot of good things happened. Every busy city needs an island of peace. Just like every busy soul needs a place to pause. Me, I was lucky. Because God, he has a way of busting you when you most need it. And he has a way of giving you a second chance. To attend for your screw ups. Now, I got my second chance.


14 Şubat 2014 Cuma

[Kitap] Levh-i Mahfuz - Burak Özdemir

Yazarının, "bin yılın Kur'an tefsiri" diye nitelendirdiği kitap, bir kişi ile yaratıcısı arasındaki karşılıklı sohbeti içeriyor. Yaratıcı, Kur'an ve İslam'ın 14 bin yıl boyunca Yahudiler, Hristiyanlar ve özellikle de Müslümanlar tarafından nasıl yanlış yorumlandığını ve İslam'ın aslında sevgi ve saygı dini olduğunu ayetler üzerinden açıklıyor. Benim en çok sevdiğim kısmı, ruhsal boyutla olan ilişkisi. Aşağıdaki alıntıların bir çoğu da ruh, akıl ve vücut üçlemesiyle alakalı.

Gülsen Geçim

"İnsan ruhu, alışılageldiği üzere kendi cennetinde yaşama eğilimindedir. Ruh, özünde sonsuz ölçekte mutludur. Kendisine yapışan acı hissini yadırgadığı için acısı kat kat artar."
**

"Bir kişinin acı hissedip hissetmeyeceğine karar veren merci insanın kendi beynidir. Beyin tarafından izin verilmeyen hiçbir acı hissedilemez. Beyin belirli bir eşiği aşan acıyı bloke eder. Bundan daha önemlisi beyin, senin ne zaman öleceğini de bilmektedir. Bir kaza geçirdiğinde o kazadan sağ kurtulmanın mümkün olup olmadığını saniyenin binde biri bir sürede hesaplar. [...] En az acı çekeceğini hesapladığı anda kendini ve bedeninin hayati fonksiyonlarını fesheder."
**
'Taş olarak ölmüştüm, bitki oldum.
Bitki olarak öldüm ve hayvan oldum.
Hayvan olarak öldüm, o zaman insan oldum.
Öyleyse ölümden korkmak niye?
Hiçbir sefer kötüye dönüştüğüm,
Ya da alçaldığım görüldü mü?
Bir gün insan olarak ölüp ışıktan bir yaratık,
rüyaların meleği olacağım.
Fakat yolum devam edecek,
Allah’tan başka her şey kaybolacak.
Hiç kimsenin görüp duymadığı birşey olacağım.
Yıldızların üstünde bir yıldız olup,
Doğum ve ölüm üzerinde parlayacağım.' 
- Mevlana - 
**

"Uyku bedensel değil ruhsal bir süreçtir. Ruhun, uykunda bedeninden özgürleşir. Dinlenmek, bu özgürlüğün yalnızca bir yan etkisidir. Uyku, yuvaya dönüştür. Bedeninden yükselir, enerji varlığı haline geri dönersin. Yaşamın ruhuna bindirdiği yük biraz olsun hafifler."
**

"İnsan beyninin yetenekleri zannettiğinden çok daha geniş kapsamlıdır. Seni korumak ve yaşatmak için elinden gelen her şeyi yapar. Zihnini temiz tutar, hafızandaki izleri temizleyerek yaşamını uzatır. Zihnini izlerden koruyamazsan, şalterler atar ve beyin kendi kendini temizleme çabasına girer. İzler onun kapasitesini aştığı anda ölüm, yani yeniden doğum, senin için en hayırlı şey olmuştur. İnsanlar unutamadıkları için ölürler küçüğüm."
**

"Tepede her gün farklı bir şekle, her gün farklı bir renge bürünen bir gökyüzü var. Aşağıdaysa hiç değişmemekle övünen insanlar..."
**

"Vahy ya da ilham, minik ışık zerrecikleridir. Bunlar, sezgi çakraları açık olanlara ulaşır. Sana düşen bu ışık zerreciklerini insanların anlayabileceği şekilde somutlaştırmaktır."
**
"Duaların senin hayallerindir. Hayalini gerçekleştirmemi istiyorsan, öncelikle kendinin o hayali bir gerçek gibi yaşaman gerekir. Sen hayaline inanırsan, ben de sana inanırım ve istediğini veririm."
**

"Beyin, insanın dualarına karşılık veren organıdır. Olayları senin seçimlerine göre yönlendirmek onun görevidir. Diğer beyinlerle senin göremediğin bir ağla bağlıdır ve iletişim halindedir. Diğer beyinleri de senin gerçekliğini gerçek olarak kabul etmeye ikna eder. Sen imgeledikçe auran da buna göre düzenlenir. Diğer ruhlar bir araya geldiğinde senin hayalini bir gerçek gibi seninle paylaşacaktır."
**

"Kader insanın kendisinin elindedir. Varoluş bu ilke altında kurulmuştur. Beynin de hayatını seçimlerin doğrultusunda değiştirmekle görevli bir işçidir. Olumsuz düşüncelerini de gerçek eder olumlularını da. [...] Çünkü beyin korkuyu bir ihtimal olarak değil gerçek olarak kabul eder."
**

"Öz itibariyle, huşu içinde kılınan namazla trans halinde gerçekleşen meditasyon aynı şeydir. İsteyen namaz kılar isteyen meditasyon yapar. Önemli olan bizim seninle buluşuyor olmamızdır. Kimse kimsenin Rab'la buluşma yolunu yargılayamaz."
**

"Mutsuzluk küçük dostum, ruhunu unutmaktır ve bana inan, bu taşınması imkansız bir yüktür."
**

"Fiziksel rahatsızlıklar öğretmendir. Görevi ruhun sıkıntılarını yansıtmaktır. Ruh, görünmezdir. Onun için bu soyutluğu, onun ihtiyaçlarını algılamanı güçleştirir. Ruhunun ihtiyaçlarını görmen için onu dinlemen gerekir. Bu, yüksek bir farkındalık gerektirir. Oysa, tekamül sadece bilgelerin değil, genci yaşlısı tüm ruhların ortak konusu, ortak yurdudur. Ruhundaki yaralara göz gezdirmemen, fiziksel rahatsızlığı bir öğretmen olarak hayatına kendi elinle tayin etmendir. Hastalık gerçekte, ruhsal ihtiyaçlarının somut hale getirildiği, ete kemiğe büründürüldüğü haldir. İnsana sunulmuş büyük tekamül fırsatlarıdır.Kritik hastalıklar yaşamış pek çok insan, bu süreçte hayatlarıyla ilgili büyük açılımlar yaşamışlardır. Yaşama bakışları değişmiş, fırsatı iyi değerlendirmiş ve hastalık öncesi dönemden çok daha mutlu bir yaşam sürme şansını yaratmışlardır."
**

"Her insan iki kişidir. Kafamızın içinde bir değil, iki kafadar vardır. Biri olduğumuz kişidir diğeri ise olmayı hayal ettiğimiz kişi…Olduğumuz kişi olamadığımız kişinin en büyük hayranıdır. Odası onun posterleriyle doludur. Onun gibi giyinmeye, onun gibi yaşamaya çalışır. Bu iki kafadarın birleşip aynı kişi olması en büyük rüyamızdır. Yaşam ağır bir yüktür ve bu yükün altına girecek gücü de aslında bize bu rüya vermektedir. Değişmek… Olmayı istediğimizi kişiye giden tek yol budur."
**

"Reiki. Pek çok insan bu kelimeyi duyuyor. Onlar da senin gibi fazlasıyla fantastik buldukları için inanmıyorlar, inanamıyorlar. İnsanlar mucizeyi yanlış anlıyorlar. Mucize, 'olmayan, olamayacak olan' değildir küçüğüm. Mucize, 'olamazmış gibi görünenin olabilmesi'dir. İnsanoğlu, hayal gücü sınırlı olduğu için mucizeleri algılayamaz. Mucizelerin yaşanması bir oyunsa, bu oyunu bozan taraf insanoğludur küçüğüm."
**

"İnsanların tümü tekamül ettiğinde yeryüzünde hayat da sona erecektir. Bugün dünyada hayat devam ediyorsa, bunun nedeni daha öğrenecek ve değiştirecek şeylerin olmasıdır."
**

"İnsanlar, içinde bulundukları sıkıntılı durumu sorunun kendisi zanneder. Sorun olan, durumun kendisi değildir. Sorun, senin çözüm yolunu bir türlü göremeyişindir."

Hiçbir nefse gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz.
**

"Doğru kapı senin için her zaman açıktır. Dokunduğunda seni içine almaya hazırdır. Önünde olduğun kapı kapalıysa, ona gelinceye kadar pek çok kapıyı çaldıysan ve açılmadılarsa, kabul etmen gerekir ki senin kapın başka bir kapıdır. Seni bekleyen, sadece senin için aralık bırakılmış, sana ait, senin kapın... o kapıyı bulana dek aramaya devam etmelisin. Yanlış kapılara omuz atmak, yumruklamak, çilingirlerden medet ummak senin için çare değildir. Kapalı olan kapı yanlış kapıdır. Doğru olan kapı her zaman aralıktır ve etrafı işaretlerle doludur."
**

"O yol ki çok iyi bir yere gidiyor. [...] Senin filminin mutlu sonla biteceğine kesin hüküm verilmiştir. Sana düşen, koltuğuna yaslanmak ve filmin tadını çıkarmaktır."


18 Aralık 2013 Çarşamba

[Film] Black - Sanjay Leela Bhansali

"Black" is a 2005 Indian drama film directed by Sanjay Leela Bhansali. "Black" revolves around a blind and deaf girl, and her relationship with her teacher who himself later develops Alzheimer's disease. The film draws inspiration from Helen Keller's life and struggle. [Wikipedia]



"My name is Michelle McNally. The older child of an Anglo Indian family based in Shimla. This story is about me and my teacher. A story about two people left incomplete by god who have fought a battle with fate and made the impossible, possible. The world in my story is different where sound transcends into silence and light into darkness. This is my world. Where nothing can be seen nor heard. There is only one name for my world... Black."
**

"I can see everything clearly. A beautiful morning... snow covered streets... and that little girl... a lost soul, directionless. I will give her wings made of words, Ms. Nair. I will teach her how to fly."
**

"That day you had won your first battle over my darkness. But today you don't remember anything. Now I will fight against your darkness. I'll teach you everything you taught me. 'Water.' The first word
that you taught me and after that you typed every little detail on my hand like a maestro playing a symphony."
**

"People celebrate success but we celebrated failure. While eating ice cream you told me the story of the spider who after a lot of tries made her home. After all, failure is the first step towards success but for me these steps were never-ending."
**

13 Aralık 2013 Cuma

[Roman] Tek Kanatllı Bir Kuş - Yaşar Kemal

Son derece gerçekçi kurulan bir Anadolu dünyası... Bilinmezlik... Bilinmezlikten dolayı abartılan bir korku... Bu korkudan, halkının neden terkettiği bilinmeyen bir kasabaya giremeyen posta memuru... Alegori mi gerçek mi? 

Yaşar Kemal'in son romanı "Tek Kanatlı Bir Kuş" tan...


"Ceviz ağacı çok değerlidir ama altında uyumayacaksın, gölgesi ağırdır. Bir de ceviz ağacının bir huyu vardır, budaklarından birisi oluşurken yakınında kim varsa, ne varsa hemencecik budağın içine resmini nakşediverir. Zamanla budakla birlikte resim de büyür. Ceviz budağından çok acayip resimler çıkmıştır. Ulu ağaçlar, bulutlar, denizler, uzun yollar, kamyonlar, otobüsler, otomobiller, sincaplar, tilkiler, ayılar, kurtlar, çakallar. Zinhar, ceviz ağacı altında cima etmeyesin, sakıncalıdır. Ola ki, resminiz olduğu gibi, o durumda budaklara çıkar. Ötede, kavşağın üst başındaki tepenin eteğinde iri ceviz ağaçları vardı. Yaprakları kalın, dalları ağır, çok yeşil. Cevizler tek sıra önlerinden geçen asfalta dizilmişlerdi. Cevizlerin arasında bir de küçücük maviye boyalı, yer yer sıvası dökülmüş bir yapı gözüküyordu.”
**

"Vakit öğleyi çoktan geçmişti. Remzi Bey tepenin üstüne çıkıyor, kasabaya bakıyor, kulak verip dinliyor, sonra biraz daha bozulmuş iniyor geliyor yatak denginin üstüne yorgun oturuyordu. Çok acıkmıştı ama Melek Hanım'a acıktığını söyleyemiyordu. Ona karşı çok suçluydu. Evlendiklerinden beri neler gelmemişti ki başlarına, ne belalar! İşte bu da sonuncusu... Olacak iş mi, gel dur kasabanın önünde seni bir götüren bulunmasın. Aşağıdan bir ince su akıyordu güdük söğütlerin arasından. Kalktı suya vardı, eğildi sudan içti doya doya, doğruldu, gene tepeye yollandı. Bir tümseğe oturdu. Kasabada hiö duman tütmüyordu. Hiç de ağaç yoktu bu kasabada, bomboş, yapayalnız, kıraç, yalnızlıktan, boşluktan, kıraçlıktan tüten, bomboş bir kasaba. Yanık bir sarıda moraran bir koyağın dibine sıvanmış, üstte sivri, keskin, bulutsuz kurak, sıcak, yanan kayalar. Dökülüvereceklermiş gibi kasabanın üstüne eğilmişler. Ortada uzun, birkaç kavak boyu bir kaya, sola, öne yamulmuş, uçtu uçacak bir ulu kuşa benzeyen. Remzi Tavdemir'in içini ince bir sızı gibi ağırdan bir hüzün sardı. Karamsarlık geldi karanlık, ağır bir su gibi yüreğine oturdu. Bu yalnız, kuş uçmaz kervan geçmez kasabaları ilk görünce hep böyle olurdu. Dünyadan kopar bir sonsuzluk içinde uçsuz bucaksız gider gider, sonsuzluğun acısında, sonsuzluğunda, yokluğunda erirdi. Şimdi iyice merak ediyordu bu kasabayı. Korkuya benzer, yılgınlığı, yarı uyku haline benzer bir duyguda bunalarak. Bir kasabanın başına ne gelebilir ki de, içine kimse giremez onun."  
**

"Gölgeler uçuşuyordu alacakaranlıkta. Gölgeler gittikçe büyüyüp hışımlaşarak. Bir tek ağaç gördü küçücük bir havuzun başında. Yarasa doldu alacakaranlık fırt fırt diye kulağının dibinden uğultularla geçmeye başladılar. Bir şeyler çatırdadı, yer sarsılır gibi oldu. Ayaklarının altından toprak kayıyordu. Kendini tutmasa, kayan toprak onu alıp alıp yere vuracaktı. Korktukça apartıman pabuçlarını göğsüne bastırıyordu, gölgeler uzadı, evler sallandı, gece yarasalarla doldu, çıt yoktu ortalıkta. Sessizlik ağır, bastırdı."